 |
İnsanlığın mutluluğu için gelişen uygarlık, bir çelişki olarak, çevre sorunlarını da birlikte getirdi. Son yıllarda ülkemizde çevre ve doğa bilinci gelişti, yaygınlaşıp kökleşti. Kimi zaman, termik santrallerde olduğu gibi, enerji gereksinmemizi karşılamak için seçilen yönteme çevrecilerimiz, ve çevrecilerimizi destekleyen kamuoyu karşı çıktı. Çevreciler tarafından tanınan çevre kirliliği çeşitleri arasında, bildiğimiz kadarıyla, ışık kirliliğine pek değinilmez. Işık kirlenmesi, yanlış yerde ve yanlış zamanda yanlış miktarda ve yönde ışık kullanılmasıdır; bunun sonucu olarak göğün doğal fon parlaklığı artar, yollarda göz kamaşması nedeniyle görüş bozulur; ışığı üretmek için harcanan enerjinin önemli bir kısmı boşa gider.
HALLEY kuyrukluyıldızı, 76 yıllık bir aradan sonra, 1985-1986’da yeniden bizi ziyarete geldiği günlerde, Ankara Üniversitesi ve Ege Üniversitesi Astronomi Bölümleri, meraklı Ankara ve İzmir halkını -bu arada Hüseyin Rahmi’nin ünlü “Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç” adlı romanını okuyanları- otobüslerle kent dışındaki gözlemevlerine taşıdılar. Birçok insan böylece teleskopla bile, yıldızları daha iyi izlemek için kentlerden uzak, karanlık bölgele re gitme gereğini öğrendiler. Bu kadar uzağa gitme nedeninin yalnız teleskopla bakma zorunluluğu değil, Ankara’nın ve İzmir’in göğü aydınlatan ışıklarından uzaklaşmak olduğunu anladılar. Köy ilkokullarında okuyan öğrencilerimiz, öteki köylüler gibi, Sabah Yıldızı’nı, Akşam Yıldızı’nı ve Samanyolu’nu tanırlar. Kayan yıldız görünce “işte birinin yıldızı daha kaydı” derler (inanışa göre, her faninin gökte bir yıldızı vardı; yıldızı kayınca kendisi de bu dünyadan göçerdi!). Kentlerde yapay aydınlatma o kadar gelişigüzeldir ki, bugün, en parlak birkaç yıldız ve gezegen dışında gökte bir şey görmek olanaksızdır. Bugünün kentlisi, eğer kitaplardan öğrenmediyse, eski insanlar kadar ya da bugünün köylüsü kadar Samanyolu’nu ya da bir kayan yıldızı tanımaz, onları belki de hiç görmemiştir. Eski Mezopotamya halkları, Babilliler, Araplar göğü iyi tanıyorlardı. Takımyıldızlara adlarını onlar verdiler, tek tek parlak yıldızlara ad taktılar; masallar, mitolojik öyküler geliştirdiler. Her kültürde olduğu gibi bizim kültürümüzde de -şarkılarımızda, türkülerimizde, şiirlerimizde- yıldızların önemli yeri vardır. Kent ışıklarından uzaklaşmayan bugünün insanının bu kültüre katkıda bulunması olanaksızdır. Işık kirlenmesi doğal hayatı da etkilemektedir. Örneğin, gece uçan göçmen kuşlar yollarını şaşırmaktadır. Aşırı ve kötü aydınlatılmış gökdelenlere, kulelere çarpan göçmen kuşlardan tek bir gecede aynı yerde binlercesinin ölebildiği bilinen bir gerçektir. Çevreci, bir dünya vatandaşıdır; çünkü öteki ülkelerdeki kirlenme kendi ülkesini de etkiler. Çevresine duyarlı, fakat kendisini Dünya ile sınırlandırmış bir insan için ışık kirliliği belki de bir kirlenme değildir. Fakat Dünya’mız evrenin bir parçasıdır. Çevremizde olup bitenler, içinde yaşadığımız evrenin görünümünü etkiliyorsa, o konuda da duyarlı olmak, insan olmanın gereğidir.
Işık Kirliliği ve Gökbilim Işık, foton denen küçük, enerjili parçacıklardan oluşmuş kabul edilebilir. Gökbilimciler en az sayıda fotondan en çok bilgiyi elde etmede uzmanlaşmışlardır. Çağdaş teleskoplarla algılanan her foton çok pahalıya mal olmaktadır. Işık kirlenmesinin neden olduğu yapay gök parlaklığı, her gözlemevini olumsuz etkilemektedir: Fotoğraflarda kararma olmakta, ışık sönük gökcisimlerinin gözlenmesini zorlaştırmakta; gökcisimlerinin parlaklık ölçümlerine karışmakta ve tayfını yani renklerini çarpıtmaktadır. Bugünün gökbilim gözlemevleri, ışıklı kentlerden uzak, havası açık ve temiz yerlerde kuruluyor. Hava ve ışık kirliliği nedeniyle böyle yerlerin sayısı, bizim ülkemizde de, gittikçe azalmaktadır. Altı yıllık bir yer seçimi çalışması sonunda, Antalya sınırları içinde Bey Dağları’nda 2550 m yükseklikteki Bakırlıtepe’yi “Ulusal Gözlemevi” yeri olarak seçtik. Takiyüddin Efendi, gözlemevini İstanbul’a kurmuştu, biz Bey Dağları’nda kurduk. Çevredeki kent ve kasabaların göğü aydınlatması sürerse, oradan nereye gideceğiz acaba? İkinci Dünya Savaşı sırasında, karartma uygulamasından yararlanan Walter Baade, aynasının çapı 2,5 m olan Mount Wilson Teleskopu’nun gücünün sınırını zorlayarak, 2 milyon ışık yılı ötedeki Andromeda Galaksisi’ni yıldızlarına ayrıştırmayı başardı. Aynı teleskop 1920’lerde evrenin genişlemesini keşfetmişti. Bu teleskobun bulunduğu gözlemevi, Los Angeles şehrinin ışıkları göğü 6 kez daha parlak yaptığı için, 1985 yılında kapandı. Yerleşim yerlerinin gelişigüzel aydınlatılmasının, genel olarak herkesi ve gökyüzünü özel araçlarla izlemeyi seven amatör astronomları da etkilemektedir; fakat profesyonel gökbilime etkisi bir başka olmaktadır. İçinde yaşadığımız evrenin kökenini, yaşını ve yapısını anlamak; evrenin derinliklerine, yani ışığının bize ulaşması milyarlarca yıl alan gökadalara bakmayı gerektirir. Güneş Sistemi’mizin yaşının 2-3 katı kadar zamandır yolda olan fotonun tam bize ulaşacakken kent ışıklarında kaybolması ne yazıkÖ Gözlemevleri, -kentlerden yüzlerce kilometre uzakta olsalar bile- bu sorunla karşı karşıyadır. Kötü aydınlatmadan zarar görenler yalnız devlet bütçesi ya da gece gökyüzünü izlemek isteyenler değildir. Yukarıda değinildiği gibi, doğal hayat da etkilenmektedir. Gökbilimciler gece aydınlatmasına karşı değillerdir. Onlar da herkes gibi, nitelikli aydınlatmaya gereksinme duyarlar. Onların istediği, göğü aydınlatmada, iyi düşünülmüş ışıklandırma kurallarının uygulanması ve ışığın gerektiği yerde kullanılmasıdır. Gözlemevleri için iyi olan bu çeşit aydınlatma, sokak-cadde aydınlatmasından yararlananlar için de, devlet bütçesi için de iyidir.
TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG) ve Işık Kirliliği  1979-1986 yıllarını kapsayan yer seçimi çalışması sonunda TUG yeri olarak 2550 m yükseklikteki Bakırlıtepe’de karar kılındığı zaman, Antalya’dan kaynaklanan ışık kirliliği yok denecek kadar azdı. Ancak geçen zaman içinde Antalya çok büyüdü ve sokak-cadde aydınlatmaları çok arttı. Bugün yaptığımız ölçümlere göre, Bakırlıtepe’den bakıldığında ufkun 450 üstündeki gök parlaklığı doğal gök parlaklığına göre %27 daha fazladır. Antalya ve çevresinde hızlı kentleşme sürüyor. Gelecekte ışık kirliliğinin daha büyük boyutlara ulaşmasından kaygılıyız. Bu kaygımızı Antalya Belediye Başkanı Hasan Subaşı’na iletildi ve beklenenin üstünde ilgi gördü: Antalya’nın bu konuda iyi bir örnek oluşturacağını umuyoruz.
Işık Kirliliğinin Kaynakları Işık kirlenmesinin esas kaynağı, cadde-sokak aydınlatmasıdır; buna dış aydınlatma diyebiliriz. Dış aydınlatma, gelişmiş ülkelerin ardından, ülkemizde de hızla yaygınlaşmaktadır. Bir Amerikalı gökbilimci “eğer kentlerimizin bugünkü aydınlatma hızı böyle sürerse, 20-30 yıl içinde Ay’daki bir gözlemci büyük kentlerimizi çıplak gözle görebilecektir” demiştir. Elbette caddeleri, sokakları, evlerimizin çevresini aydınlatacağız. Buna hiç kimse karşı değildir. Sorun aydınlatmada değil, kötü ve savurgan aydınlatmadadır, sokak lambaları armatürlerinin niteliksiz olmasında ve kötü yerleştirilmesindedir. İlk fırsatta çevrenizdeki sokak lambalarına bir bakın: Birçoğu, gereken yeri yani hemen altındaki yolu değil, yanları ve göğü aydınlatır. Yüksek direk üstüne tünemiş kimi lambanın ışığı yere ulaşmaz bile. Kentlerin, örneğin Ankara’nın, Antalya’nın üstünde uçaktan gece aşağı bakmış olanlar savurgan aydınlatmayı kolayca fark etmişlerdir: Yanlış yönlendirilmiş sokak ve cadde lambaları, ilanlar, reklamlar,Ö Yüzeyin yansıtma oranı, kar örtüsü hariç, genelde %15’in altındadır. Dolayısıyla, uçaktan görünen ışık denizi, çoğunlukla yukarı yönlendirilmiş ışıktır; bu savurulmuş ışıktır, boşa giden enerjidir, boşa giden yakıt kaynaklarıdır, boşa giden vergidir, boşa giden paradır ve boşa giden karanlık gökyüzüdür.
Nasıl Bir Aydınlatma Gerekli? Gece güvenliğinden ve aydınlatmanın işlevselliğinden ödün vermeden ışıklandırmada enerji tasarrufu nasıl sağlanabilir ve aynı zamanda ışık kirliliği en aza nasıl indirgenebilir? Göğü aydınlatmanın bir yararı yoktur; güvenliğe de katkı sağlamadığı ABD gibi ışık kirliliğinin fazla olduğu ülkelerde yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır: Işıklandırma suç işlemeyi engellemiyor, suçun nedeni ışık ya da karanlık değildir. Suçluları da gökte aramamalıdır! Dahası, ışık kirliliği kaynak savurganlığına da neden olur. O halde, ilke olarak, izlenecek yol şudur: (1) ışığın göğe yönelmesini kesmek ve aydınlatılacak yere daha doğru şekilde yöneltmek, (2) birim enerji başına daha çok ışık veren kaynakları kullanmak ve (3) zamanlayıcılar kullanarak, gereksiz aydınlatmaları -örneğin, reklam ve ilan ışıklandırmalarını- gece yarısından sonra kapatmak. Burada bunların ayrıntılarına girmeden Uluslararası Karanlık Gökyüzü Birliği’nin önerilerini vermekle yetineceğiz: Genel olarak dış aydınlatma lambaları, lambaların bulunduğu yerden geçen yatay düzlemden daha yukarıya gitmeyecek şekilde perdelenmelidir. Böylece istenmeyen yer aydınlatılmaz; ışığın gözü kamaştırıp görmeyi olumsuz etkilemesi ve ışık kirliliği en küçük, enerji tasarrufu en büyük olur. Aydınlatmada kullanılan lambalar elektrik enerjisi harcadığına göre elektrik gücünü ışık gücüne çevirmede en verimli lamba tercih edilmelidir. Mevcut en verimli kaynak düşük basınçlı sodyum buharı lambasıdır. Bunun verdiği ışık kendine özgü sarı-turuncu renktedir. Böyle lambalar kullanıldığı zaman uzaydan gelen ışığın %99’u hâlâ görülebilir. Rastlantı olarak bu sarımsı ışık gözün en duyarlı olduğu renktir, görmemizde en etkili olanıdır. O halde enerji tasarrufunun önemli olduğu her yerde, renk ayrımının önemsiz olduğu her yerde, sodyum lambaları, özellikle düşük basınçlı sodyum lambaları kullanılmalıdır. Örneğin, yollar, caddeler, park yerleri, güvenlik nedeniyle ışıklandırılması gereken yerler, renk farkının kritik olmadığı yerler gibi. Civa buharı ve akkor lambaları verimli ışıklandırma kaynakları değildirler; ancak, düşük güçteki uygulamalarda -örneğin evlerin önünü aydınlatmada- iyi perdelenmek koşuluyla- kullanılabilir. Düşük basınçlı sodyum lambası harcanan enerji başına en az 3 kat daha fazla ışık ürettiğine göre, bu yolla %30’un üstünde enerji tasarrufu mümkündür.
Alınabilecek Önlemler Işık kirliliğini en aza indirme önerileri, aynı zamanda tasarruf önlemleri oldukları için, TEK yetkililerinin üzerinde durduğu konulardır. Temennimiz, her geçen gün artan aydınlanma nedeniyle, artan aydınlanma giderlerini en aza indirmede ışık kirliliğinin de bir etken olarak ele alınması, TSE standartlarının yeniden belirlenmesi ve üretilecek yeni lamba ve armatürlere uygulanmasıdır. Hangi çeşit lambaların nerelerde kullanılabileceği kurallara bağlanmalı, bu konuda yerel yönetimlere yardımcı olacak yasal önlemler alınmalıdır. Çevre kirlenmesini gelişmiş ülkeler -Avrupa ve Kuzey Amerika- başlatmıştır. Çevreye karşı duyarlılık da önce o toplumlarda gelişmiştir. Işık kirlenmesinde de durum aynıdır. Örneğin ABD’de Tucson, Chicago gibi büyük kentler dahil 50’den fazla yerel yönetim, ışıklandırma için yeni yasalar ve yönetmelikler çıkartmış ve yukarıdakilere benzer önlemlerle başarılı sonuçlar almıştır. Bu kervana Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, Japonya gibi birçok ülke de katılmıştır. Macaristan, ışık kirliliğine karşı eğitime ilkokuldan başlamıştır. Etkili aydınlatma için armatürlerde uzmanlaşan firma sayısı giderek artmaktadır. Gerektiğinde eski civa buharlı lambaları yeni armatürlü düşük basınçlı sodyum lambaları ile değiştirilmektedir. Bu konuda en yaygın uygulamayı Kanarya Adalarında İspanya gerçekleştirmiştir. Bu değişikliğin maliyetini ilk 3-5 yıldaki enerji tasarrufunun karşılayabileceği hesaplanmaktadır.
Zeki Aslan
Prof.Dr., Akdeniz Üniversitesi Fizik Bölümü ve
TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi
Kaynaklar:
Garstang R. H., “Night-Sky Brightness at Observatories and Sites” Astrophysical Society of Pasific No. 101, 306 - 329, 1989
Uluslararası Karanlık Gökyüzü Birliği’nin yayınları
Spektrum: GE Aydınlatma ürünleri kataloğu: 1997/98
Bilim Teknik Ocak98
|
 |
 |
|
|
 |
|
|
Adı, Leylâ'ydı O'nun..
adı, leylâ’ydı o’nun…
bir at sevdasıydı veteriner yapan beni, leyla’mız vardı, amansız bir hastalıktan can çekişiyordu; ampirikler, resmi “baytar”lar, çevre köylerden bu işten anlayanların biri girip biri çıkıyordu leyla’nın yanına, her gelen bir umut oluyordu bana;”kurtulacak leyla!” diye…daha on yaşlarındaydım o’nun hastalık ve ölümü bana “baytar olacağım!”dedirttiydi..can taşıyordu o!..o!bir canlıydı.., bir bakışı vardı ki bana; itirazlara rağmen ellerimle siliyordum göz yaşlarını..ağlıyor!, ağlıyordum!..
o’y du bana; mardin’de, niğde’de, maraş’ta; 'goca öküzü' başın da ağlayanların dularını aldırtan, yada aileye umut olacak 'ceren buzağı' için 'medet!' diyenlere varabilen..nedense fukara beni çok sevdiydi hep..kâh fao’nun çakit projesİ, kâh toroslar’da, kâh 'dağımızdan başka birşeyimiz yokkk !' diyen binboğalar da; kızılcık' ta, kavşut' ta, yeniyapan,hoğtaş, kızılöz’de aricilik, hacıkodal'da kİraz,karadut, ericek, korkmaz, kamışcık ve hacıömer' de elmacilik vadilerde galerİ kavakçiliği, adı konulmadıydı amma taa!! 1984 yılında türkiye’nin ilk kirsal mİkro kalkinma projelerİ ulukışla’da gerçekleşiyordu...doğa’yı, ormanı, mer’ayı, taşı toprağı, kurdu, kuşu kısaca insanlığı kurtarma adına..bir taraf da genç kız ve kadınlar; halı, kilim, el sanatları, dikiş…öte yandan kahvehanelerden toplanıp üretici yapılan köy delikanlıları; arıcılık, meyvecilik, hayvancılık..biliyorlardı ki!; inanmışlardı ki!; bozulursa doğa, ne et ne süt, ne de bal vardı onlara..hatta yapağı da olmayacağı için, duracaktı kadınların dokudukları halı tezgahları. para gönderemeyecekti yüksek okul okuyan kardeş veya çocuklarına…onların depremi, kıyameti de buydu belki..
o leylâ var ya! bana “baytar !” dedirten, nice yurt köşesini görmeme, izlememe sebep oldu..hep dağlarına baktırdı memleketimin…yeşilse sevindirdi, kıraç sa..'öff!' dedirtti. o leylâ'dı el alemleri gezip ; kıyas yapmama..hattâ İznik gölü çevresindeki kuşların yok oluşlarını, dinlememe,görmeme, öğrenmeme üzülüp “vah!” çekmeme hep o sebep oldu..önceleri sürülerce mandalar yaşarmış,..manda dışkıları; sazlıkları besler. sazlıklar; kuşlara yuva, tohumları ile de besin olurlarmış meğer… balıklara yem olurmuş manda dışkıları..mandalar yok olunca, felaket zinciri bir biri ardından başlamış; göl çekilmiş, balıklar tükenmiş, sazlıklar kuşlara “gelmeyin n’olur!..” demiş. artık, manda eti ve sütü, sazan balığı yokmuş oralarda..nedense, uzun ömürlü insanlar kalmamış artık o diyarlarda..
o leylâ var yâ o leylâ !,binboğa’daki köylülerin “keven” bitkisininin kışın yakacak ve hayvanlara da yem olan kâdim anlayışını alt üst ettirdi.. arıya “sinek!” diyenlerin, “sinekle zengin mi olunur!” diyenlerin belleklerini tersine çevirdi…göksun artık on beş bin kovanlık arıcılık potansiyeli ile bölgenin önemli bal üretim merkezi haline gelmişti. ..ve artık köylüler “keven” sökmeyi de yakmayı da yasakladılar..hele ekseriyetle “keven” yanında “kekik” de görünce “bize ne yaptırmışlar!” demeden edemediler..hattâ,gelip geçerken yaşlı bir adamın elinde bir çöple merayı eşelediğini görünce, merak ettim “n’apıyor bu adam !?” diye.. yanına yaklaştığımda çöple korunga tohumu ektiğini hayretler içinde gördüm. “neden ?” dediğimde; “arılar için iyi oluyor bee! beyim! “ demişti.
o leylâ dır ki!, ağaçlandırılarak kurtulan derelerle literatürde “göksun alabalığı” olarak bilinen türün en azından bilinmesine, bilinçlendirilmesine sebepti bence..
o leylâ ki!, aklıma geldikçe bana heyecan veren, yüreğimi kıpır kıpır oynatan, delimi deli, zamanına aykırı fikirler taşıttı hep bana ..; gerek ulusal ve gerekse de yöresel hayvan, bitki ve diğer canlı türleri ile bunları içinde barındıran doğanın “göz nuru gibi…” korunması..mahalli idareler, ulusal ve uluslar arası proje destekleri ile “gen kaynaklarının korunması”…kelaynaklar misali..bir genetikçi arkadaşım “eşek arıyorum, eşek !” demişti de gülmüştüm, mardin’e gidecekmiş,meşhurmuş orası, “kaybolacak!” diye öyle tedirgindi ki..ne mardin’in ki, ne denizlinin horozu, ne samsun, edirne, afyon, sakarya, kayseri’nin mandası..renkleri dillere destan her yörede farklı “köy tavukları” ne de gak, dak, yerli kara sığırlar…İvesiler, karayakalar bilmem ne cinsi koyunlar…çatılara yine yuva yapsın kırlangıçlar, 'deliceler' yine gelsin göksun'a.. kuşlar, kelebekler.. torosların zirvesinde beraber gezdiğimiz romalı bir profesörün görünce hayretten dına kaldığı dünya’nın ender mer’a bitkileri..hiç ama hiç biri kaybolmasın n’olur?..
bir leylâ!, nihayetinde bir at! hemde yaşlı..'ehh! bir at işte!..' ne sevdalar ekti, ne kıvılcımlar saldı yüreğime bir bilseniz!..hep baktırıyor, baktıkca da ”yakıyor!! yakıyor !!!” dersem yeter mi..?
dr.mustafa coşkun kale veteriner hekim-ekonomist
- Mustafa Coşkun Kale :: 18.07.2010 16:07:00
|
|
|
doğru sita
aradığım ödev buydu teşekkürler
- defne :: 31.05.2010 16:05:00
|
|
| | | | |